HABERLER
Egitim Haberleri
Genel Haberler
Ulusal Basin
      MiZAH

Fikra
Karikatür
Bilmece
Hikaye
Resimler
Dogum Günü
Kilo Hesabi

      GENEL BiLGiLER


Vizyonumuz
Belirli Gün ve    Haftalar
Sözlük
Toplam Kalite    Yönetimi
Çoklu Zeka Kurami
Okul Aile Birligi

      DOST SiTELER

Tem-Sen
Egitim Haber
Egitim Bilim
Atatürk
Tübitak
Egitim.com
Beyaz Nokta
Baskent
Elma.net
Odev Sitesi
Ogretmenler Sitesi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HiKAYELER

REKLAM PANOLARINA SUNLARI YAZSAYDIK...

     Fâni dünyanın fâni bir asrında fâni bir mekanda fâni insanlar yaşarmış. Bu fâni insanların fâni bir de hükümdarı varmış ve bu hükümdar tebdili kıyafet ile halkın arasında dolaşırmış. Günlerden bir günmüş yine ve hükümdar sokaklara dalmış. Bir parkta oturmuş biraz yorulunca. Oturduğu yerde de gözü durmadan akıp giden tebaasındaymış. Bir kadın geçmiş önce kucağında ağlayan bebesinin telâşıyla. Onun karşısından gelen de başı önde kaldırım sayar bir adammış. Adamın elinde yarıya gelmiş sigarası varmış. Çekmiş önce bir nefes ve sonra acayip bir ses çıkararak tükürüğünü yere fırlatmış. Sonra da dudağına yapışan salyayı elbisesinin sağ koluna sıvamış. İğrenmiş hükümdar, midesi karışınca eğmiş başını yere, keşke eğmez olaymış. Biri kendisinin oturduğu yere önceden oturmuş olmalıymış. Çünkü iki metrekarelik alan çekirdek kabuklarıyla kaplıymış. Halbuki yan tarafta bir çöp tenekesi varmış. Bir müddet öylece kalmış. Kalkıp devam etmiş yoluna az sonra. Az sonradan biraz sonra bir dükkânın önünden geçerken bir şey fırlamış önünden. Bu dükkâncının attığı buruşmuş bir kâğıtmış. Halbuki dükkânın önünde bir çöp kutusu varmış. Diğer sokağa sapacakken yanından geçen genç, dükkâncıdan daha ustaymış. Elindeki her neyse önce havalandırmış bir şut ve çöp dükkâncınınkinden daha fazla yolun ortasındaymış. Halbuki üç metre ilerde bir çöp kutusu varmış. Çöpçülerin neden daha çok zam istediklerini işte o zaman anlamış. Çıkçıklamış hükümdar, eğer hükümdarsa buna bir çare bulmalıymış.

Tutmuş yolunu sarayının ve apar topar danışmanlarını toplamış. Gördüklerini anlatmış ve demiş ki: “Sokaklarımın temiz halinden eser kalmamış.” Sonra danışmanlarına bakmış. Aralarından biri kalkarak, “Bir ferman buyurun efendimiz çevreyi kirletenler hakkında. Buyurun ki... ” Danışmanın tavsiyesi etrafı kirleten kişilerin kırbaçlanmasıymış. Beş on tanesi yiyince kırbacı, bakalım sokaklar nasıl tertemiz kalırmış. Bir diğeri kalkmış sonra, bu tavsiyeye karşıymış. Demiş ki:“Yanlış düşünüyorsunuz. Benim bilge bir üstadım var. Der ki: “İnsanları icbar ile zorlama ile yola getirmek mümkün değil.” Diyelim hükümdarımız buyurdu böyle bir ferman. Suçluların tesbiti için her köşeye bir zabit diksen yeter mi sanırsın. İnsanın vicdanı kırbaçlanmıyorsa hata ettiğini anladığında, suçtan uzaklaşır zannında mısın? Zabitlerden müstağni bir yerde yere çöp atan birini görürsün ve çözüm sırta kırbaç değil anlarsın.” Hükümdara göre ikinci söz alan danışman haklıymış. Bu ikisinin dışındaki danışmanlar zaten konu mankeni sayılırlarmış. Sormuş hükümdar ikinci danışmana: “Haklısın lâkin vicdanı kırbaçlamak, de bakalım, nasılmış?” “Hükümdarım!” demiş, ”Biz inanan bir milletiz. Allah’a inanırız ve âhirete ve hesaba. Amma unutmuşuz demek veya anlamamışız kul hakkını ve hesabın hassas hem de adil terazilerde yapılacağını. İnanın daha da kötü olabilir bu unutkanlığın devamı. Bu yüzden unutulanlar yeniden hatırlatılmalı.”

Ertesi gün halk uyandığında biraz şaşırmış; çünkü bütün reklâm panoları kul hakkını anlatmaktaymış. “Çöpçünün görevi yerlere atılan çöpleri süpürmek değil çöp kutularındaki çöpleri boşaltmaktır. Sizin yerdeki çöpünüzü de toplamak zorunda bırakıyorsanız buna rağmen, onun sizde hakkı vardır ve Allah’ın, ortak koşmaktan başka affetmediği tek günah, kul hakkıdır.” Çöpçülerin ağzından sözler de yazılıymış. Yorgun ve kızgınlarmış. Şöyle diyorlarmış: “Günde üç defa süpürüyorum burayı ve her defasında daha fazla pislik kaplamış her yanı. Her köşede bir çöp kutusu var iken bu eziyet bana reva mı...” Bir hafta geçmiş bir ay bitmiş ve reklâmdan haberi olmayan kalmamış. Bazıları anlamış, anlamayan birilerine de anlayan başkaları anlatmış.

Bir zaman sonra hükümdar tebdili kıyafet ile yeniden sokaklardaymış. Daha temizmiş sokaklar artık ve iç rahatlığıyla bir banka oturup akıp giden tebaasını izlemeye başlamış. Bir adam kaldırımda yürürken durmuş önce ve etrafına bakınmış. Elinde boş bir sigara paketi varmış. Sıkmış ve buruşturmuş paketi. Kızarak ve söylenerek oradan uzaklaşırken boş paketi cebine atmış; çünkü etrafta çöp kutusu bulamamış. Hükümdar bunun farkına varmış. Çöp kutusu eksik olan yerlere de çöp kutusu koyduracakmış sonra. Fakat adamın bu tavrı, ne olursa olsun takdire şayanmış. Hükümdar rahatlatmış ve karar almış.

Bundan böyle insanlara daha çocukluktan anlatılacakmış insanlık dini ve öyle anlatılacak ki iyi alışkanlıklar birer refleks halini alacakmış. Böylece para kaynağı reklâm panoları yine eskisi gibi para getirsin diye kullanılacakmış.

ELMAS ÖGRETMENDEN GERIYE NE KALDI

Yılların akıp giden selinde bir ihtiyar. Dilinde Allah (c.c) sığınacak bir başka merci olmadığını çocukluğunda öğrenmiş. Her halükarda ona yokluk ve fakirlik günlerinin dahi güzel bir tarafını yakalayıp biz gençlere aktarmaya çalışıyor. Evlâdım… Sabahın dondurucu soğuğunda çalıştığım okulun sekiz tane sobasını yakar, arkasındanda buz gibi suyla abdest alır sabah namazımı kılardım. İnanırdım ki, ibadetimi aksatırsam işlerim yolunda gitmez. Bize dürüstlük mertlik ve insanca davranmak öğretildi. Nerede o gençlik şimdi? Kim kime nasıl kazık atacağını hesap ediyor.

Yokluk vardı ama gönüller zengindi. Komşuların hatırı sual edilirdi, bir tas çorbamızı lokmamızı paylaşırdık. Özümüzün bu denli sarsılmasına hep bu televizyonlar sebep oluyor. Bizi anlatan programları cımbızla saysak yeridir. Ne otomatik çamaşır ne de bulaşık makinemiz vardı. Çamaşırlarımız sakız gibi olurdu küllü sularda ağartırdık, ama çok mutluyduk. Tenceremiz kaynardı, mis gibi kokan yemeklerimize çoluk çocuk konu komşu bir sürü el uzanırdı. Bereket vardı. Şimdi hanımların canları sıkılıyor ne yapacaklarını şaşırıyorlar, çocuklarına sert davranıyorlar. Yavrularını ayak bağı olarak görüyorlar. Sigaradan hırslarını çıkarıyorlar. Elbiselerimizi, çoraplarımızı yamardık, şimdi marka diye tutturmuşlar gençler doyumsuz, sizler de israfçısınız. Çocukları sizler yetiştiriyorsunuz demek ki, önce siz kanaati keşfetmelisiniz.

Evet tonton nineciğime hak vermiştim. İstesek o kadar boş vakit bulabiliriz ki, kendimiz bile şaşarız. Ömür törpüsü olan ve modern putlarımız olan eşyaların temizliği ve düzeni zaten en büyük zaman israfımız. Bu zamanda ev ararken dahi ihtiyacımız olduğu kadarını değil de eşyamızı sığdıracağımız genişlikte arıyoruz. Ondan sonra da vaktin nasıl geçtiğini anlayamadan günlük didişmelerden turşumuz çıkıyor.

Biz hanımların habire devekuşu misâli meşgalelerle zaman tohumlarını sorumsuzca savuruyoruz. Bizden saygı sevgi ve şefkat bekleyen eşlerimizin ve yavrularımızın boyunları bükük kalmasın. Elimizin altındaki teknoloji harikası makineler sayesinde kendimize harcayacağımız çok zaman olacak. Keşfedecek mekânları ve güzellikleri araştırmayı ertelemeyin. Sevdiklerinizle gezerek, hissederek yaşayın.

Hepimizin ders çıkaracakları

Osmanlı yaşlıları vardır. Şükür

için, nostalji yaşamak için fırsat

ve vakit varken onların dizlerinin

dibine çömelelim. Bizlere masal

gibi gelen aktarımlar

olgunlaşmamıza ve olaylarda

farklı bakış açılarını yakalamada

bizlere ışık tutacaktır.

Ömrümüzün kışına

ulaştığımızda bizlerin de

dizimizin dibinde çöreklenecek,

gönüllerimizi süsleyecek

gençlerimiz olması duâlarıyla

aktarabileceğimiz bir kültür

birikimini yakalayabilecek miyiz?

TÜRKIYE'DE ZOR IS TEFTIS

Yeni Şafak gazetesinde çıkan bir haber okudum. Geçen hafta içerisinde Millî Eğitim Bakanımız Hüseyin Çelik Çankaya İlköğretim Okulunu habersizce ziyaret etmiş. Ne kadar hoş değil mi? Dördüncü sınıflardan birine girmiş ve çocukların önünde ücretsiz dağıtılan kitaplar yerine ünite dergileri görmüş. Sınıfın tamamına yakınında dergi varmış ve Bakan “ Bunları size kim aldırdı? “diye sorunca, çocuklar—fıkralardaki gibi—müfettiş gelmeden önce sorulara hazırlanmadıkları için “öğretmenlerimiz” demişler. Haliyle kızmış Bakan. Okul Müdürü ise kitap yerine ünite dergisi kullanma alışkanlığına karşı büyük mücadele verdiklerini söylemiş. Ne kadar güldüm bir bilseniz. Fakat Hüseyin Çelik gülmemiş, adamı kızartacak cinsten bir tesbitte bulunmuş: “Öğrencilerin hepsinin sırasında bir dergi var. Demek bu mücadelede yüzde birlik başarı bile sağlayamamışsınız. Bunu kesinlikle affetmiyorum.” Müdür de demiş ki: “Efendim ben de şoka girdim.”

Eğitim Bakanından yediği fırçadan dolayı mı, yoksa sınıflarda olup bitenlerden haberdar olmayışının farkına varmasından mı şoka girmiş bilmiyorum, ama “şok” kelimesine ben her zaman gülerim. Müdürün cevabına da güldüm haliyle. Sayın Bakanımız öğrencilerden dergi başına 3 milyon lira alındığını öğrenince “Veli 10 ayda 30 milyon dergi parası ödüyor demektir. Eğer mecbur tutulmazsa herkesin dergisi olmaz” diyerek dergi almanın zorunlu tutulmadığını söyleyen müdürü eleştirmiş.

Sınıfları gezmeye devam eden Bakan, beşinci sınıflardan birine girmiş. Manzara yine aynı: öğretmen dersi ünite dergisinden işliyor. Fakat bu defa öğretmen kendini savunmuş ve demiş ki: ”Dergilerin alınmasını veliler istedi, bu konuda tutanaklarımız da var.” Gayet duyarlı veliler olduğu anlaşılıyordur bu velilerin sanırım ve bunu bilmek benim gibi sizi de bahtiyar kılıyordur. Düşünsenize Türkiye’de bir kısım veli toplanıyor, Millî Eğitim Bakanlığının kitaplarını inceliyor ve “Bu kitaplar derslerin işlenmesinde yetersiz”diye bir sonuca vararak “öğretmenlerimiz dersleri dergilerden işlesinler” diye okula başvuruda bulunuyor. Hatta o kadar düşünceliler ki “Öğretmenlerimiz yanlış anlaşılmasın, bunu biz istedik” diyerekten kağıt bile imzalıyorlar. Gel de mutluluktan çıldırma!

Daha sonra sekizinci sınıflardan birine giren Millî Eğitim Bakanı çocuklara “Sigara içiyor musunuz?” diye sormuş. “Yedi kişi, sigara içiyorum mânâsında parmak kaldırmış” desem şaşırırdınız eminim. Öğrenciler “Haayııır” diye cevaplamışlar soruyu haliyle. Daha sonra Çelik sigarayla alakalı bir matematik sorusu sormuş ve sadece bir öğrenci doğru cevap verebilmiş soruya. Sayın Bakanımız “8-B sınıfı sınıfta kaldı, ama bilen arkadaşınızı alkışlayın” demiş. Çocuklar arkadaşlarını önce alkışlamışlar medar-ı iftiharımız diye ve sonra da omuzlarına alarak okulun bahçesinde gezdirmemişler. Matematik öğretmenlerinin gözlerinin içine bakarak gülmemişler.

Her neyse, eminim Bakan sınıftan çıktıktan sonra veya bir dahaki matematik dersinde çocuklar bir kaç ton veya bir kaç hektar laf yemişlerdir, ama öğretmenin oturup da kendini sorguladığından emin değilim

Hülasa-i kelam geçen hafta sevgiden bahsettik fakat “Sevgi tek başına eğitimde yeterli bir yeterliktir” demedik. Başka nelerin gerekli olduğuna sonra değiniriz belki, ama gerekli olan şeylerin öğretmenler tarafından yapılması için Millî Eğitim Bakanımız Hüseyin Çelik’e tavsiyem şu: Okullara haberli olarak müfettişlerin gönderilmesi yerine tüm sınıflara ve müdür odalarına gizli kamera yerleştirsin ve bu kameralardan—eğitmenlerimizin haberdar olup olmamaları önemli değil ama—kendini eğitmen zanneden sıradan para işçilerinin mutlaka haberleri olsun. Sonra... ondan sonra...

GENÇLERIN RUH SAGLIGI IYI MI?

Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Eskin “ergen ruh sağlığı” konulu bir araştırma yaptı. Eskin’in , İstanbul’daki yedi lisede, yaşları 14 ile 20 arasında değişen 959 öğrenci üzerinde yaptığı çalışmadan çıkan sonuçlara göre: her üç öğrenciden biri “keyifsizlik, durgunluk, gündelik işlerden zevk alamama, karar vermede güçlük çekme ve kendini devamlı zorluk altında hissetme,” her dört öğrenciden biri de “zorlukların üstesinden gelemeyeceği hissine sahip olma, kişisel sorunlarla uğraşamama, kendini mutsuz hissetme ve kendini yaptığı işe verememe “ gibi sorunlardan şikâyette bulunmuş.

Araştırma sonuçlarını değerlendiren Doç. Dr. Mehmet Eskin, şunları söylüyor: “Bu dönemde gençlerin ebeveynleriyle ilişkileri iyi değil gibi görünebilir. Kendilerini odalarına hapsedebilirler. Onları biraz yalnız bırakmak gerekir. Ebeveynler çocuklarının bu dönemi daha rahat atlatabilmeleri için onlara destek olmalılar.”

BiR HiKAYE

Bir gün genç bir adam Sokrates’in yanına gelir ve ona şunları söyler: “İrfan kazanmak bir sürü eziyete katlanarak 2300 kilometre yol yürüdüm. Öğrenmek istiyorum ve bu yüzden size geldim. Bana bilgi verir misiniz?”

Sokrates, gence kendisini izlemesini söyler ve birlikte sahile doğru yürümeye başlarlar. Hoca suyun içine girer ve öğrencisi de onu takip etmektedir. Sokrates bir an durur ve aniden öğrencinin başını tuttuğu gibi suyun içine batırır. Genç adam uğraşır, fakat güç yetirip de çıkaramaz suyun içinden başını. Nihayet gencin direnme gücü tükenince Sokrates onu suyun içinden çıkarır ve sahile yatırarak pazara döner.

Genç adam kendine gelir gelmez Sokrates’in peşine düşer tekrar ve onu bulur. “Sen bir öğretmen ve âlim birisin. Neden bana kötü davrandın?” diye sorar.

Sokrates gencin sorusuna soruyla karşılık verir: “Suyun içindeyken en çok neyi istedin?” “Hava istedim” der, genç adam. Sokrates buna karşılık şu cevabı verir: “İşte bilgi ve anlayışı hava kadar istediğin zaman, kimsenin sana bunu vermesini istemeyeceksin. Buna her yerde ve her zaman sahip olabileceksin.”