| REKLAM
PANOLARINA SUNLARI YAZSAYDIK...
Fâni dünyanın fâni bir asrında fâni bir mekanda
fâni insanlar yaşarmış. Bu fâni insanların
fâni bir de hükümdarı varmış ve bu hükümdar
tebdili kıyafet ile halkın arasında dolaşırmış.
Günlerden bir günmüş yine ve hükümdar sokaklara dalmış.
Bir parkta oturmuş biraz yorulunca. Oturduğu yerde
de gözü durmadan akıp giden tebaasındaymış.
Bir kadın geçmiş önce kucağında ağlayan
bebesinin telâşıyla. Onun karşısından
gelen de başı önde kaldırım sayar bir
adammış. Adamın elinde yarıya gelmiş
sigarası varmış. Çekmiş önce bir nefes
ve sonra acayip bir ses çıkararak tükürüğünü yere
fırlatmış. Sonra da dudağına yapışan
salyayı elbisesinin sağ koluna sıvamış.
İğrenmiş hükümdar, midesi karışınca
eğmiş başını yere, keşke eğmez
olaymış. Biri kendisinin oturduğu yere önceden
oturmuş olmalıymış. Çünkü iki metrekarelik
alan çekirdek kabuklarıyla kaplıymış.
Halbuki yan tarafta bir çöp tenekesi varmış. Bir
müddet öylece kalmış. Kalkıp devam etmiş
yoluna az sonra. Az sonradan biraz sonra bir dükkânın
önünden geçerken bir şey fırlamış önünden.
Bu dükkâncının attığı buruşmuş
bir kâğıtmış. Halbuki dükkânın önünde
bir çöp kutusu varmış. Diğer sokağa sapacakken
yanından geçen genç, dükkâncıdan daha ustaymış.
Elindeki her neyse önce havalandırmış bir şut
ve çöp dükkâncınınkinden daha fazla yolun ortasındaymış.
Halbuki üç metre ilerde bir çöp kutusu varmış. Çöpçülerin
neden daha çok zam istediklerini işte o zaman anlamış.
Çıkçıklamış hükümdar, eğer hükümdarsa
buna bir çare bulmalıymış.
Tutmuş
yolunu sarayının ve apar topar danışmanlarını
toplamış. Gördüklerini anlatmış ve demiş
ki: Sokaklarımın temiz halinden eser kalmamış.
Sonra danışmanlarına bakmış. Aralarından
biri kalkarak, Bir ferman buyurun efendimiz çevreyi kirletenler
hakkında. Buyurun ki... Danışmanın tavsiyesi
etrafı kirleten kişilerin kırbaçlanmasıymış.
Beş on tanesi yiyince kırbacı, bakalım
sokaklar nasıl tertemiz kalırmış. Bir
diğeri kalkmış sonra, bu tavsiyeye karşıymış.
Demiş ki:Yanlış düşünüyorsunuz. Benim
bilge bir üstadım var. Der ki: İnsanları icbar
ile zorlama ile yola getirmek mümkün değil. Diyelim
hükümdarımız buyurdu böyle bir ferman. Suçluların
tesbiti için her köşeye bir zabit diksen yeter mi sanırsın.
İnsanın vicdanı kırbaçlanmıyorsa
hata ettiğini anladığında, suçtan uzaklaşır
zannında mısın? Zabitlerden müstağni bir
yerde yere çöp atan birini görürsün ve çözüm sırta kırbaç
değil anlarsın. Hükümdara göre ikinci söz alan
danışman haklıymış. Bu ikisinin dışındaki
danışmanlar zaten konu mankeni sayılırlarmış.
Sormuş hükümdar ikinci danışmana: Haklısın
lâkin vicdanı kırbaçlamak, de bakalım, nasılmış?
Hükümdarım! demiş, Biz inanan bir milletiz. Allaha
inanırız ve âhirete ve hesaba. Amma unutmuşuz
demek veya anlamamışız kul hakkını
ve hesabın hassas hem de adil terazilerde yapılacağını.
İnanın daha da kötü olabilir bu unutkanlığın
devamı. Bu yüzden unutulanlar yeniden hatırlatılmalı.
Ertesi gün
halk uyandığında biraz şaşırmış;
çünkü bütün reklâm panoları kul hakkını anlatmaktaymış.
Çöpçünün görevi yerlere atılan çöpleri süpürmek değil
çöp kutularındaki çöpleri boşaltmaktır. Sizin
yerdeki çöpünüzü de toplamak zorunda bırakıyorsanız
buna rağmen, onun sizde hakkı vardır ve Allahın,
ortak koşmaktan başka affetmediği tek günah,
kul hakkıdır. Çöpçülerin ağzından sözler
de yazılıymış. Yorgun ve kızgınlarmış.
Şöyle diyorlarmış: Günde üç defa süpürüyorum
burayı ve her defasında daha fazla pislik kaplamış
her yanı. Her köşede bir çöp kutusu var iken bu
eziyet bana reva mı... Bir hafta geçmiş bir ay
bitmiş ve reklâmdan haberi olmayan kalmamış.
Bazıları anlamış, anlamayan birilerine
de anlayan başkaları anlatmış.
Bir
zaman sonra hükümdar tebdili kıyafet ile yeniden sokaklardaymış.
Daha temizmiş sokaklar artık ve iç rahatlığıyla
bir banka oturup akıp giden tebaasını izlemeye
başlamış. Bir adam kaldırımda yürürken
durmuş önce ve etrafına bakınmış. Elinde
boş bir sigara paketi varmış. Sıkmış
ve buruşturmuş paketi. Kızarak ve söylenerek
oradan uzaklaşırken boş paketi cebine atmış;
çünkü etrafta çöp kutusu bulamamış. Hükümdar bunun
farkına varmış. Çöp kutusu eksik olan yerlere
de çöp kutusu koyduracakmış sonra. Fakat adamın
bu tavrı, ne olursa olsun takdire şayanmış.
Hükümdar rahatlatmış ve karar almış.
Bundan
böyle insanlara daha çocukluktan anlatılacakmış
insanlık dini ve öyle anlatılacak ki iyi alışkanlıklar
birer refleks halini alacakmış. Böylece para kaynağı
reklâm panoları yine eskisi gibi para getirsin diye kullanılacakmış.
ELMAS
ÖGRETMENDEN GERIYE NE KALDI
Yılların
akıp giden selinde bir ihtiyar. Dilinde Allah (c.c) sığınacak
bir başka merci olmadığını çocukluğunda
öğrenmiş. Her halükarda ona yokluk ve fakirlik günlerinin
dahi güzel bir tarafını yakalayıp biz gençlere
aktarmaya çalışıyor. Evlâdım
Sabahın
dondurucu soğuğunda çalıştığım
okulun sekiz tane sobasını yakar, arkasındanda
buz gibi suyla abdest alır sabah namazımı kılardım.
İnanırdım ki, ibadetimi aksatırsam işlerim
yolunda gitmez. Bize dürüstlük mertlik ve insanca davranmak
öğretildi. Nerede o gençlik şimdi? Kim kime nasıl
kazık atacağını hesap ediyor.
Yokluk vardı
ama gönüller zengindi. Komşuların hatırı
sual edilirdi, bir tas çorbamızı lokmamızı
paylaşırdık. Özümüzün bu denli sarsılmasına
hep bu televizyonlar sebep oluyor. Bizi anlatan programları
cımbızla saysak yeridir. Ne otomatik çamaşır
ne de bulaşık makinemiz vardı. Çamaşırlarımız
sakız gibi olurdu küllü sularda ağartırdık,
ama çok mutluyduk. Tenceremiz kaynardı, mis gibi kokan
yemeklerimize çoluk çocuk konu komşu bir sürü el uzanırdı.
Bereket vardı. Şimdi hanımların canları
sıkılıyor ne yapacaklarını şaşırıyorlar,
çocuklarına sert davranıyorlar. Yavrularını
ayak bağı olarak görüyorlar. Sigaradan hırslarını
çıkarıyorlar. Elbiselerimizi, çoraplarımızı
yamardık, şimdi marka diye tutturmuşlar gençler
doyumsuz, sizler de israfçısınız. Çocukları
sizler yetiştiriyorsunuz demek ki, önce siz kanaati keşfetmelisiniz.
Evet tonton
nineciğime hak vermiştim. İstesek o kadar boş
vakit bulabiliriz ki, kendimiz bile şaşarız.
Ömür törpüsü olan ve modern putlarımız olan eşyaların
temizliği ve düzeni zaten en büyük zaman israfımız.
Bu zamanda ev ararken dahi ihtiyacımız olduğu
kadarını değil de eşyamızı sığdıracağımız
genişlikte arıyoruz. Ondan sonra da vaktin nasıl
geçtiğini anlayamadan günlük didişmelerden turşumuz
çıkıyor.
Biz hanımların
habire devekuşu misâli meşgalelerle zaman tohumlarını
sorumsuzca savuruyoruz. Bizden saygı sevgi ve şefkat
bekleyen eşlerimizin ve yavrularımızın
boyunları bükük kalmasın. Elimizin altındaki
teknoloji harikası makineler sayesinde kendimize harcayacağımız
çok zaman olacak. Keşfedecek mekânları ve güzellikleri
araştırmayı ertelemeyin. Sevdiklerinizle gezerek,
hissederek yaşayın.
Hepimizin ders
çıkaracakları
Osmanlı
yaşlıları vardır. Şükür
için, nostalji
yaşamak için fırsat
ve vakit varken
onların dizlerinin
dibine çömelelim.
Bizlere masal
gibi gelen
aktarımlar
olgunlaşmamıza
ve olaylarda
farklı
bakış açılarını yakalamada
bizlere ışık
tutacaktır.
Ömrümüzün kışına
ulaştığımızda
bizlerin de
dizimizin dibinde
çöreklenecek,
gönüllerimizi
süsleyecek
gençlerimiz
olması duâlarıyla
aktarabileceğimiz
bir kültür
birikimini
yakalayabilecek miyiz? TÜRKIYE'DE
ZOR IS TEFTIS
Yeni Şafak
gazetesinde çıkan bir haber okudum. Geçen hafta içerisinde
Millî Eğitim Bakanımız Hüseyin Çelik Çankaya
İlköğretim Okulunu habersizce ziyaret etmiş.
Ne kadar hoş değil mi? Dördüncü sınıflardan
birine girmiş ve çocukların önünde ücretsiz dağıtılan
kitaplar yerine ünite dergileri görmüş. Sınıfın
tamamına yakınında dergi varmış ve
Bakan Bunları size kim aldırdı? diye sorunca,
çocuklarfıkralardaki gibimüfettiş gelmeden önce
sorulara hazırlanmadıkları için öğretmenlerimiz
demişler. Haliyle kızmış Bakan. Okul Müdürü
ise kitap yerine ünite dergisi kullanma alışkanlığına
karşı büyük mücadele verdiklerini söylemiş.
Ne kadar güldüm bir bilseniz. Fakat Hüseyin Çelik gülmemiş,
adamı kızartacak cinsten bir tesbitte bulunmuş:
Öğrencilerin hepsinin sırasında bir dergi
var. Demek bu mücadelede yüzde birlik başarı bile
sağlayamamışsınız. Bunu kesinlikle
affetmiyorum. Müdür de demiş ki: Efendim ben de şoka
girdim.
Eğitim
Bakanından yediği fırçadan dolayı mı,
yoksa sınıflarda olup bitenlerden haberdar olmayışının
farkına varmasından mı şoka girmiş
bilmiyorum, ama şok kelimesine ben her zaman gülerim.
Müdürün cevabına da güldüm haliyle. Sayın Bakanımız
öğrencilerden dergi başına 3 milyon lira alındığını
öğrenince Veli 10 ayda 30 milyon dergi parası ödüyor
demektir. Eğer mecbur tutulmazsa herkesin dergisi olmaz
diyerek dergi almanın zorunlu tutulmadığını
söyleyen müdürü eleştirmiş.
Sınıfları
gezmeye devam eden Bakan, beşinci sınıflardan
birine girmiş. Manzara yine aynı: öğretmen
dersi ünite dergisinden işliyor. Fakat bu defa öğretmen
kendini savunmuş ve demiş ki: Dergilerin alınmasını
veliler istedi, bu konuda tutanaklarımız da var.
Gayet duyarlı veliler olduğu anlaşılıyordur
bu velilerin sanırım ve bunu bilmek benim gibi sizi
de bahtiyar kılıyordur. Düşünsenize Türkiyede
bir kısım veli toplanıyor, Millî Eğitim
Bakanlığının kitaplarını inceliyor
ve Bu kitaplar derslerin işlenmesinde yetersizdiye
bir sonuca vararak öğretmenlerimiz dersleri dergilerden
işlesinler diye okula başvuruda bulunuyor. Hatta
o kadar düşünceliler ki Öğretmenlerimiz yanlış
anlaşılmasın, bunu biz istedik diyerekten
kağıt bile imzalıyorlar. Gel de mutluluktan
çıldırma!
Daha sonra
sekizinci sınıflardan birine giren Millî Eğitim
Bakanı çocuklara Sigara içiyor musunuz? diye sormuş.
Yedi kişi, sigara içiyorum mânâsında parmak kaldırmış
desem şaşırırdınız eminim. Öğrenciler
Haayııır diye cevaplamışlar soruyu
haliyle. Daha sonra Çelik sigarayla alakalı bir matematik
sorusu sormuş ve sadece bir öğrenci doğru cevap
verebilmiş soruya. Sayın Bakanımız 8-B
sınıfı sınıfta kaldı, ama bilen
arkadaşınızı alkışlayın
demiş. Çocuklar arkadaşlarını önce alkışlamışlar
medar-ı iftiharımız diye ve sonra da omuzlarına
alarak okulun bahçesinde gezdirmemişler. Matematik öğretmenlerinin
gözlerinin içine bakarak gülmemişler.
Her neyse,
eminim Bakan sınıftan çıktıktan sonra
veya bir dahaki matematik dersinde çocuklar bir kaç ton veya
bir kaç hektar laf yemişlerdir, ama öğretmenin oturup
da kendini sorguladığından emin değilim
Hülasa-i
kelam geçen hafta sevgiden bahsettik fakat Sevgi tek başına
eğitimde yeterli bir yeterliktir demedik. Başka nelerin
gerekli olduğuna sonra değiniriz belki, ama gerekli
olan şeylerin öğretmenler tarafından yapılması
için Millî Eğitim Bakanımız Hüseyin Çelike tavsiyem
şu: Okullara haberli olarak müfettişlerin gönderilmesi
yerine tüm sınıflara ve müdür odalarına gizli
kamera yerleştirsin ve bu kameralardaneğitmenlerimizin
haberdar olup olmamaları önemli değil amakendini
eğitmen zanneden sıradan para işçilerinin mutlaka
haberleri olsun. Sonra... ondan sonra... GENÇLERIN
RUH SAGLIGI IYI MI?
Adnan
Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim
Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Eskin ergen
ruh sağlığı konulu bir araştırma
yaptı. Eskinin , İstanbuldaki yedi lisede, yaşları
14 ile 20 arasında değişen 959 öğrenci
üzerinde yaptığı çalışmadan çıkan
sonuçlara göre: her üç öğrenciden biri keyifsizlik,
durgunluk, gündelik işlerden zevk alamama, karar vermede
güçlük çekme ve kendini devamlı zorluk altında hissetme,
her dört öğrenciden biri de zorlukların üstesinden
gelemeyeceği hissine sahip olma, kişisel sorunlarla
uğraşamama, kendini mutsuz hissetme ve kendini yaptığı
işe verememe gibi sorunlardan şikâyette bulunmuş.
Araştırma
sonuçlarını değerlendiren Doç. Dr. Mehmet Eskin,
şunları söylüyor: Bu dönemde gençlerin ebeveynleriyle
ilişkileri iyi değil gibi görünebilir. Kendilerini
odalarına hapsedebilirler. Onları biraz yalnız
bırakmak gerekir. Ebeveynler çocuklarının bu
dönemi daha rahat atlatabilmeleri için onlara destek olmalılar.
BiR
HiKAYE
Bir gün genç
bir adam Sokratesin yanına gelir ve ona şunları
söyler: İrfan kazanmak bir sürü eziyete katlanarak 2300
kilometre yol yürüdüm. Öğrenmek istiyorum ve bu yüzden
size geldim. Bana bilgi verir misiniz?
Sokrates, gence
kendisini izlemesini söyler ve birlikte sahile doğru
yürümeye başlarlar. Hoca suyun içine girer ve öğrencisi
de onu takip etmektedir. Sokrates bir an durur ve aniden öğrencinin
başını tuttuğu gibi suyun içine batırır.
Genç adam uğraşır, fakat güç yetirip de çıkaramaz
suyun içinden başını. Nihayet gencin direnme
gücü tükenince Sokrates onu suyun içinden çıkarır
ve sahile yatırarak pazara döner.
Genç adam kendine
gelir gelmez Sokratesin peşine düşer tekrar ve
onu bulur. Sen bir öğretmen ve âlim birisin. Neden bana
kötü davrandın? diye sorar.
Sokrates gencin
sorusuna soruyla karşılık verir: Suyun içindeyken
en çok neyi istedin? Hava istedim der, genç adam. Sokrates
buna karşılık şu cevabı verir: İşte
bilgi ve anlayışı hava kadar istediğin
zaman, kimsenin sana bunu vermesini istemeyeceksin. Buna her
yerde ve her zaman sahip olabileceksin.
|